“Tarih tekerrürden ibarettir”

Anonim –

“Geçmişten adam hisse kaparmış… ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?

Tarih’i tekerrür diye ta’rif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

Mehmet Akif ERSOY – SAFAHAT

Gecenin çökmesi her zaman bir keyif ile karşılanırdı Şafak Sultan tarafından. Bir kere daha gözlerini açıp, ihtiyacı olmadığı halde ciğerlerini, köhne ahşabın parlak cilasının bile gizleyemediği çürümüş kokusu ile doldurmanın verdiği keyifti bu, ölümsüzlüğün keyfiydi. Kaba ve kalın parmakları ile bölmenin kapağını yana ittirirken, teninin doğal karanlığını gizlemesi ve görenlerin aklını bulandırarak şahsını sadece kendisinin dilediği gibi görmeleri için çürümüş kalbini bir kez attırdı.

“Açlık…” Uzun zamandır hissetmediği kadar güçlü bir açlığın, yavaşça aklının ve kalbinin çevresine, ipeksi bir dokunuşla dolanmaya başladığını hissedince bir an için duraksadı. Hemen ardından, ölümlü günlerindeki yuvasını hatırlatan sert yatağından kalkıp, karşısında ayakta durmakta olan hizmetliye gözlerini dikti.

“Emriniz başım üstüne sultanım” sözlerinin ardından hizmetli bir dizinin üzerine çöküp boynunu yana doğru büktü. Her ne kadar hizmetli türünün iri örneklerinden birisi olsa da, Şafak Sultan’ın keyfine göre çok kısa sürdü teslimiyet ve beslenmenin verdiği haz. Aklından devam etmek fikri geçtiğinde de tekrar duraladı ve hizmetliyi kendisinden iterek uzaklaştırdı.

“Zamanı gelmiş o halde, bir saat gibi hem de” derken, masanın üzerinden aldığı ve üzerinde birçok Kâbili’nin sahip olmak için çok fazla fedakârlıkta bulunacağı mendil ile dudaklarının yanından akan kanı sildi. “Hazret Paşa ile Haşmet Paşa’ya haber yollayın, Erbaba duyursunlar. Alakabul Gecesinin vakti gelmiştir. Gerekli hazırlıklara başlansın” lafları ile sözlerini tamamlayıp odayı terk etti. Hizmetli dizlerinin üzerinde bir süre daha bekleyip, baş dönmesinin Sultan’ın emrini yerine getirmesini engellemeyecek kadar azalmasının ardından, seçilmiş ve efendisine canı ile hizmet etmiş bir kölenin mutluluğu yüzünden akarken diğer kapıdan dışarıya çıktı…

* * *

Ahşap bir masa, nemli, eskimiş, değil üzerinde bir şey yazmaya, uzaktan bakmaya bile uygun olmayan bir masa… Masanın üzerinde, odanın çıplak, boyasız beton duvarlarının üzerindeki yoğun nemi parıldatan üç mumluk bir şamdan… Bir tomar kâğıt… Bir kalem… O da tükenmez denilenlerden, benim zamanımda yoktu bunlar… Hah… Odanın köşesinde ise, sırf adet yerini bulsun diye çürümüş bir şilte… Ne günlerden geldim… Elimde bir bunlar… Bir de üstümdeki kıyafetler kaldı… Ancak… Halen yaşıyorum… Bir nevi yaşıyorum… Hem adımı, hem efendimi hem de ceddimi elimden aldılar… Ama hayatımı değil… Bana ve ceddime yaptıklarının cezasını çekeceksin Sultan bozması… Hem de hepsini… Teker teker… Zamanı geldi, biliyorum. O içi kokuşmuş canavar aklın bile farkında değil onu da biliyorum ama işaretler her yerde, görebilenler için… Kentte dolaşanların kaçındığı sokaklarda, vapurların sularda açtıkları yarıklarda, farelerin kendi aralarındaki fısıltılarda… Duvarların arkasındaki fısıltılarda özellikle… Acuzeler ile a’merlerin fısıltılarını taşıyorlar bana, her birisi bilmeden kendi aklının korosunu getiriyor bana… Benim laflarımı da geri taşıyorlar mıdır gerçi… Sanmam ama bilmem, taşısalar bu güne kadar kalmazdım burada bile sağ… Kaçma… Gel buraya, belki bir acuzenin aklından geçenler kaybolacak ama… Açlık tırmalıyor beni… Açlık… AÇIM…

* * *

paperclip