Ademoğlunun uzun ve kanlı tarihi boyunca en çok korktuğu şey nedir?

Babil kahramanı Gılgamış daha dört bin sene önce bu sorunun cevabını vermişti.

“Sen artık karanlıklar içindesin ve beni duyamaz oldun. Ben de öldüğümde Enkidu gibi olmayacak mıyım? Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.”

Vampirler hikaye anlatıcılığında cinsellik metaforu olarak görülmeye başlamadan çok uzun zaman önce ninelerimizin bizi korkutmak için anlattıkları masallardan ibarettiler – genç kızlara, doğum yapmış kadınlara, sevgililerine, çocuklarına ve hatta ahırdaki hayvanlara musallat olan, varlıklarını insanlara acı çektirerek sürdüren, oldukça zavallı ve ölümden daha kötü bir kaderi paylaşan mezar kaçkınları. Ürkütücü olmadıkları zamanlarda komedi unsuruydular.

Basit cinayetler işlemekten çok daha büyük kötülükler peşinde olan ama bir yandan da insanüstü çekiciliğe sahip, insanların dibi düşmeden yanına yaklaşamadığı vampirlerimizle ise Bram Stoker’ın Dracula’sından hemen önce tanıştık. Ahlaki değerlerin üstünde, asla olamayacağımız kadar özgür, kendini beğenmiş ve başkalarının yaşamını çalarak ölümsüzlüğünü sürdüren bu üst insanların yalnızlığında, sonsuz yaşamında hemen kendimize göre bir trajedi bulmuş olacağız ki, 19. yüzyıl tiyatro eleştirmenlerinin en çok şikayet ettiği meselelerden biri tiyatro sahnelerinde bir tane bile vampir içermeyen oyun olmamasıydı.

Bu oyunların müptelalarından birinin de Kraliçe Victoria olduğunu biliyoruz, izlediği oyunlardan günlüğünde oldukça edepsiz, kaba ve bayağı diye söz etse de. (İçten içe kıkırdarken Twilight ya da Fifty Shades of Grey’den şikayet eden yaşı ilerlemiş hanımların tepkilerini anımsatıyor bize tepkisi açıkçası.)

Ama vampirlerimiz son yarım yüzyıldır daha önce hiç olmadıkları kadar “insan”. Ölümsüzlüğü kendi isteğiyle seçmemiş, kendisinden daha güçlü efendilere hizmet eden, kendine göre bir vicdanı olan, kanını içtiği insanları belirli kurallar çerçevesinde seçen, aşık olma kabiliyeti bulunan, uzun zaman önce unuttuğu duygularının peşine düşen, insanlara kendisini göstermemek için gölgelerde gizlenen ve onlara zarar vermektense bilinçli olarak onlardan uzak durmayı tercih eden protagonistlerimiz daha önce hiç olmadığı kadar yaygın. Bunu hem Dark Shadows’a, hem de Anne Rice’ın Vampire Chronicles’ına borçluyuz.

Ve modern vampirlerin ölümsüzlüklerini ölesiye kıskanıyoruz. Onların yerinde olmak istiyoruz. Onlar gibi yaşamak, onlar gibi karanlığın içinde gözle görülemeyenleri görmek istiyoruz. Onlar gibi aşklar yaşamak ve onlar gibi kalplerimiz kırılsın istiyoruz. Onlar kadar güzel, zarif, anlaşılmaz ama güçlü olmak istiyoruz. Daima genç kalmak istiyoruz. Sonsuza dek yaşamak istiyoruz. Tüm gün uyuyup bütün gece partilemek istiyoruz.

Elbette, bir de Vampire: the Masquerade var.

Vampire: the Masquerade’de oyuncular, gün ışığına karşı zaafa sahip, kana karşı bastırılamaz bir susuzluk ile lanetlenmiş ölümsüz varlıkların – içlerindeki Canavar’a (hayvani açlık, korku ve hiddet dürdülerine) sonsuza kadar bağlanmış yaratıkların, vampirlerin rolüne girmekteler. Üstelik bu vampirler tarih boyunca rastladığımız hemen hemen tüm vampir konseptlerinden birini karakterlerine uygulamaları mümkün.

İyi ki var da İstanbul Geceleri’nde bu büyüleyici yaratıklara hayat verebiliyor (literal olarak değil) ve hep birlikte sonsuz bir yaşam üzerine düşlere dalıyoruz. Vampirleri sevmek için çok güzel ve ilginç zamanlar bunlar.

IsabelGiovanni