Kitab-ı Şerriye’nin sayfalarından:

“Başlangıçta söz vardı ve o söz Yukarıda Olan’dı denir. Peki o sözü eden kim? Bu kadar yaşımıza ve bilgeliğimize rağmen, neden bunu bilemiyoruz?” diye sordu Gregor divandakilere, hemen ardından avucunun içindeki mucizevi kurmalı zımbırtının üzerindeki anahtarı çevirdi üç defa. Elini göğe kaldırdığında ise, zımbırtı kanatlanıp, suretinde yapıldığı bir bülbül gibi şakıyarak odanın içinde dolanmak üzere uçtu. Divandaki çok görmüş ve geçirmişler bile etkilenirdi onun cansıza can verdiği harikalarından… Bu bülbül de bir istisna değildi. Nazik, belki biraz hasetli, ama kesinlikle içten alkışların eşliğinde Mikail’in Penceresinin önüne kondu bülbül, ve sırtındaki kurma anahtarının dönüşü duruncaya kadar şakımaya devam etti. Gregor ise, boynunu büktü ve sözlerine devam etti. “Bir keramet varsa bende değildir, Muhterem Ecdad kardeşlerim. Ben sadece Kitab-ı Lokman’ın okuruyum…

Ancak, eğer ki sizlere bir sonraki sayfada yer alan harikayı göstermezsem, asıl kibri o zaman yapmışım demektir” Bunlar ise Gregor’un Ecdad divanında ettiği son laflar oldu, zımbırtısını bize göstermeden önce. Çıkarmış olduğu ve bütün Ecdad divanının kudretinden ürktüğü cam fanuslu, çarklı, kurmalı diğer zımbırtının, kendisinin külleri arasına atıldığı hikayesinin yayılmasına karar verildi. İşin aslı ise…”

2015 – Marmara Denizinin 130 m altı. Marmaraykent

Küçük ekranın üzerinde dakikalar ve saniyeler geriye doğru saymaktaydı…

[00:32:19]

Manolya Hanım, bütün hiddeti ile tuşlara basmış, girdiği rakama inanmayınca bir kere daha rakamları denemişti. Ardından odada bulunan az sayıdaki kâbilinin şaşkın bakışları içinde arkasını dönmüş, dışarı seğirtmişti…

Ahmad efendi, aynaya bakarken kendisi ile konuşuyor gibiydi, ancak belki kefenin ötesini görenler omzuna çöreklenmiş olan cini farkedebilirdi…

Kefenin ötesini görebilecek Hayati Bey’in dikkati ise başka yerlerde, içinde bulunduğu ağda, başkasına gelen öngörülerden faydalanmak üzerineydi…

Keza Lavanta Hanım ise, yakınında birbirleri ile heyecanlı bir şekilde konuşan Erkan Bey, Cengiz Bey ile Leyla Hanım’ın laflarına katılırken, mekandan nasıl çıkacağının hesaplarını yapmaktaydı.

Cengiz Bey ise sözlerini “… benim öğrendiğim ikinci hikaye de böyle bitiyor işte” diye sürdürmekteydi.

Leyla Hanım konuşmanın kendine düşen kısmında “Hepimiz öleceğiz burada, dışarı bile çıkamadan…” kehanetinde bulunmaktaydı, içinden, derinlerden gelen sözlerle.

Işık Hanım, elinde telefonu, yakarcasına nefret dolu bakışlarla ekranı izlerken muhasebecisine bağlanmaya çalışmaktaydı…

Emma Hanım ise kendisini ve diğerlerini kurtaracak asil kanı aramayı bırakmış, emrindeki ölümlüler arasında bomba uzmanı aramaktaydı…

Şafak Victor Bey ise kendi sahip olduğu ölümlüler arasında konu hakkında en bilgili olanlara ulaşmak için kendi telefonunu eline almıştı.

Kayra Hanım ise kendi efendisine “CAN!!!!!” diye içinden binbir türlü laflar ederken, bu meseleyi kendisine ulaşıp çözebileceğini umut etmekteydi.

Marc Bey ise zaten getirdiği bomba uzmanı ile birlikte, yüzünde mermerden bir ifade ile bir daha kimseye merhamet göstermeyeceğine dair yeminini sıkılmış dişlerinin arasından etmekteydi…

Tolga Bey, bombanın açılmış iç aksamındaki kablolara bakıp, kırmızı teli kesmek ya da kesmemek konusunda kararsızdı.

Sadberk Bey sahip olduğu bütün büyülü kudret ve parmaklarının biraz ötesinde duran, ulaşabileceği potansiyelin gideceği endişesi ile, kendisini buradan da kurtaracak ayini hazırlamaya başlamıştı.

[00:32:18]

Hakan Bey ise, derin düşüncelerle elini uzatarak mekanizmanın üzerindeki tuşlardan ilkine bastı. Hemen ardından diğer tuşlara dokunmamış olsa bile, mekanizmayı kuran ölümlünün yazmış olduğu programın tek satırcığında yer alan ve “eksik kod girişi, hatalı deneme sayılır” anlamına gelen kısmı çalıştı… sonrası… İçinde bulundukları kubbeli yapıyı sarsıp, yük taşıyıcıların yerinden oynamasına neden olan bir patlama, ve bu patlamanın etkisiyle etrafa yayılan yemyeşil bir ışık… Çevresindeki ince duvarlardan yokmuş gibi geçip, daha kalın ve izole duvarlardan ise seken, kendisine yol arayan misket tanecikleri gibi, sualtındaki kubbeli kentin yanındaki raylı sisteme çıktılar, ve buradaki tünelleri belki bir tüfek namlusu gibi kullanarak iki çıkışından önce Üsküdar ve Eminönü bölgelerine, oradan da çevredeki semtlere hızla yayıldı bu lanetli ışık.

Erkan Bey ise… vakt-i zamanında Al Kent Tacirlerinden aldığı hırkası, patlamanın etkisiyle çevresinde bir anda tutuşarak yavaşça küllere dağılırken, önce şaşkın bir ifadeyle etrafına bakındı. Sadece “Tarih ve tekerrür…” ile “Can” kelimeleri aklından geçiyordu aynı zamanda. Ardından, Patlamanın, yeşil ışığın ve üstlerine çöken kubbenin beton parçaları ve Boğaz sularının etkisiyle vücutları parçalanarak teker teker uzun uykuya düşen kâbilileri, oradan oraya savrulan Kamburları gözardı ederek, Kayra Hanım’ın düştüğü yerin yanındaki fanusa uzandı… Cam fanusu yere attığında hırkanın örgüsünden geriye kalan liflerden sonuncular da kavrulup büzüşüyordu. İçindeki incecik çarkları geriye çevirecek anahtarı titreyen parmaklarla çevirdiğinde ise, önce yemyeşil bir ışık, ardından da zifiri bir karanlık evreni kapladı.

Zamanın durduğu, evrensel sabitlerin çöktüğü… ışığın bile hareket etmediği bir an. Bazıları zaman bir nehirdir derler, tek bir yöne akan. Bazıları ise kader taştan bir kitaptır derler, üzerine kazınmış harfler değişmeyen. Bazıları ise bir labirenttir derler, birden çok yola ayrılan. Bazıları da zaman fırtınalı bir denizdir derler, neresinden çıkıldığı belli olmayan. Kimsenin aklına gelmez, zamana bu soruyu sormak. Zaman, bir tanımlaması olacaksa illaki, bunun çoktan seçmeli olmasını tercih eder halbuki…

Körlemesine, ne yaptığından emin olmadan, gözleri bağlıyken, elindeki bir ucu kanlı, sivri çakıl ile girdaplı bir havuzun içindeki hedefe tutturmak için fırlatırcasına kolu çevirdi Erkan Bey ve asla, ama asla Kambur Yahudi’yi Koca Ana’nın ağzından içeri atmadı… O gece Ayşenaz Hatun’u aramaya gitmedi. Varoluşun bu köşesinin camsı dokusu ise tuzla buz olarak, kendisini anlaşılır tutan kaderin ağlarını paramparça etti. Yukarıda Olan, İlk Söz, ise, belki iç çekerek bir kere daha kendisini değiştirdi ve önceki fani dünyayı bir kefenle daha sarıp, üzerine yenisini var etti.

Kitab-ı Şerriye’nin sayfalarından:

“Öncesinde gerçekleşen olayların aksine Kambur Yahudi’nin katledilmemesi, Koca Ana’nın uykuda kalmasını sağlayan ayinlerin düzenli sürmesine yol açtı. Koca Ana, kefenin ötesinden buraya daha az uzandığı için, kentteki fesat ve çürümüşlük, öncekinden daha gizli, kapaklı köşelerde, azmayarak vuku buldu. Konstantiniyye’nin Açlığı ise daha kolay bastırılabilir raddedeydi Kamburlar yerüstüne cihad ilan etmediği için ne Can Bey’in, ne Kılıç’ın ne de Kule’nin ellerine onları aşırı tepki göstermeye itecek şekilde hazırlanmış detaylar ve bilgiler “şans eseri” aktarılmadı. Ecdad ise Efradın temizlenmesi için hüküm vermedi. Tıpkı daha öncekilerinde olduğu gibi, olayların gerçek halini sadece meczûplar ile Gregor’un zımbırtısının yanında olanlar hatırladı. Kesin ve net değil elbette. Zımbırtıya dokunan haricindekiler ise önceki dünyayı kötü bir rüya… ya da deliliğin onlara gösterdiği bilgelik olarak hatırlamaktalar. Bir sonraki divan toplantılarında, kendilerinden bilgi edinmeye çalışacağım.

Her şey güllük gülistanlık olmadı elbette. Tıpkı neşter vurulmayıp, tenin altında kalıp kangrenleşmiş bir yara gibi, cerahat ve irin toplayan Şer, varlığını sürdürmekte. Efrad ne ile uğraştığını fark edebilecek mi, yoksa artık kefen ile kaplanmış, kabusları ve bilinçaltlarında hatırladıkları dünya ile yenisi arasındaki farklar onları ezebilecek mi… Göreceğiz. Keşke zamanında Efendi Mikail, Gregor’u…”

Titreyen, bembeyaz elleri ile yeni, beyaz bir sayfa açtı, Kitab-ı Şerriye’nin yazarı. Tüyünü sakince hokkasına batırıp, sayfanın üzerine getirirken, kızıl mürekkepten bir damla sayfanın sol üst köşesine damladı, ve yazar hüzünle: “Kötüye işaret. Kan akacak herhal…” dedi.

sezon-3-poster